27 Nisan 2019 Cumartesi

Yorulmak

    Meğer yorulmanın yeni bir çeşidi de varmış. Futbol stadını on tur atmakla anca ısınan ben, 80, 90 kiloluk çay torbasıyla yokuştan düşe kalka inen ben, deniz dibinde dalgalarla mücadele edip tatlı yorgunluk çeken ben, hastalıktan sıtmaya tutulmuş gibi tir tir titredikten sonra her kasın hamlık ağrısını çeken ben, On dokuz mayıs çalışmalarında sıcakta ve aç karnına düşüp bayılacak kadar yorulan ben, halı sahada üçüncü maçın sonunda yorgunluktan değil de açlıktan yorulan ben, Beş saat dinlenmeden Bağlama çalan ben, Konserde hiç durmadan darbuka, davul çalan ben, ayakta duramaz hale gelene kadar dağdan odun indiren ben, Elektrik tesisatı   döşemek için eski sert briket taşını, kolon betonlarını, ekmek parçalar gibi parçalayan ben, yorgunluktan ses çıkarmazken, Sallana sallan Yürürken yorulabiliyor muşum.

   Hem de ne yorgunluk. Adım atamaz oluyor, göğsüm presle ezilmiş gibi. Nasıl bir yorgunluk ki bırak başımı kaldırmayı, gülmek için yüz kaslarımı germek bile acı veriyor. Öyley ilk yorulmamız bir seneden fazla olmuş, Hastalığın verdiği psikolojik baskı çok yormuş ama oda yorgunluk değilmiş.  Asıl yorgunluk tam bitti derken daha kötü bir bölgede, o hastalığa mücadeleye yeniden başlamakmış. Gülmenin bile eziyet olduğu bir yorgunlukmuş, Çaresizliğin yorgunluğu. Kaybetmenin değil, kaybederken elinden bir şey gelememesinin yorgunluğu. Ne acı bir yorgunluk. Ne eziyetli bir yorgunluk. Her yorgunluk dinlenince geçiyor . Bu ise dinlendikçe yoruyor. 



20 Ekim 2018 Cumartesi

Gözler
Bir türlü saklayamıyor üzüntüsünü. Kendi saklasa, yaşlar saklamıyor. Ta içeriden gelen acının belirtisini dışa veriyor. 

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Hopa'da Hemşince Dili Araştırması

              Her zaman olduğu gibi o günde maillerime bakıyordum. Neredeyse yüzde sekseni fuzuli olan mailler di. Farklı bir maili görünce hızlı bir şekilde baktım. Bir öğrenci yardım istemiş. Sürekli araştıran, tez hazırlayan, öğrenciler nedense beni buluyordu. Bu da onlar gibi beni bulmuştu. Hopa ile ilgili bir sürü web sitesini yapan ben olduğum için gayet normal diye düşünüyorum. Ancak bu biraz farklıydı. Yaklaşık 25, 30 Hemşince kelimeleri hem Türkçe hem de İngilizce karşılıklarını yazarak sıralamış. Benden doğruluğunu teyit etmek istemiş. Bir an düşündüm. Nasıl olur da Hemşince bilmiyorum diye hayıflandım. Gerçi Lazca da biliyorum sayılmaz ye neyse. Ama İngilizceyi biliyorum diyerek kendimi avuttum. Aslında daha kötü ana dilini bilmiyorsun, Doğduğumdan beri beraber yaşadığımız kapı komşumuzun da dilini bilmiyorsun, Elin İngilizcesini bilsen ne olur. Neyse bu uzun bir konu da ayrı bir yazı dizisi olur.

Bu utançla şu öğrenci arkadaşa yardım etmeye karar verdim. Hemen iş yerim de komşu olan Nurcan Hanımdan rica ettim. Kelimeleri teyit ettirdim. Yanlışları da kırmızı renkte düzelterek maili gönderdim. Biraz da hoşuma gitti, bir şey başarmanın dayanılmaz hafifliği misali rahatladım. Bir gün sonra maillere bakarken uzunca bir teşekkür yazısı ile karşılaştım. Ardından yeni kelimeleri görünce ben de moral bozuldu. Bu sefer başlı başına bir iş göndermiş. Hadi dedim yine de yardım edeyim. Nurcan Hanımın Eşi Cemil Beye durumu telefonda anlattım ve gelen maili yolladım. Ancak Cemil beyin işi dolayısı ile İstanbul gitti. Aradan birkaç gün geçince Öğrenciden tekrar mail geldi. “Bakabildiniz mi” ? Diye. Ben de Cemil beyin Telefonunu yolladım. Tamam dedim kurtardım.
Yine İş yerimde Yoğun bir gün yaşıyordum. Telefon çaldı. Önceki yıllarda yönetiminde bulunduğum bir derneğin telefonu sanan biri arıyordu. Dernek başkanı İstanbul da olduğu için yardımcı olayım dedim. Bana Hemşince üzerinde çalışma yaptığını söyleyince, ”Sen mail atan Öğrenci misin ?” dedim. Bana mail atan Öğrenci çıktı. Tam kurtardım derken nasıl bir tesadüf ise yine bana denk geldi. Telefonda uzunca bir süre konuştuktan sonra Hopa’ya gelmeyi planladığını söyledi. Tam bu sırada Hemşinceyi bilen Mahir Öğretmen geldi. Ona telefonu uzattım. Kısa bir konuşmanın ardından iletişim bilgilerini vermem için tekrar telefonu aldım. İstediklerini anlattıktan sonra teşekkür ederek kapadık telefonu. İstanbul dan Hopa’ya  Hemşince kelimeler için gelmez herhalde diye düşündüm.
Aradan uzunca bir süre geçti. Yine telefon geldi. Bu sefer tanıdım öğrenciyi. Hopa da olduğunu söyledi. Tarif etim. Çok sürmedi iş yerini buldu. Gelir gelmez çocuğu soru yağmuruna tuttum. Senin Hemşince ile ilgin nedir? Dedim.
Edirneli olduğunu, üniversitenin İletişim fakültesinin Reklamcılık Bölümünde okuduğunu söyledi. Kaybolan dillere ilgili olduğunu, hatta kendisinin de Pomak olduğunu, kendi dilinin de kaybolmaya yüz tutan dil olduğundan bahsetti. Hemşince de Unesco’nun Kaybolan dillerinin içinde olduğunu söyledi.

 

Okuduğu Bölüm ile dolaylı yönden bağlı bir konu olan diller ile araştırma yapmanın mesleğine çok faydası olacağını düşünmediğimi söylediğimde. Haklı olduğumu ancak özel merakımı gidermenin yanında, bu tür bir çalışmanın çok az olduğu, ilgi çektiğini, Okulunun da bu projeye olumlu baktığını az da olsa giderlerini karşılamak için destek sağladığını söyledi. Ayrıca bu araştırma ile uluslararası bir alanda kendisini göstermek, ilerideki eğitimi için zemin hazırlamak olduğunu söyledi. Ama asıl önemlisi, Eğer başarabilirsem de Bu dili dünya üzerinde kaybolan bir dil olmasına engel olmanın mutluluğu olacaktır. Dedi.
Bu kadar konuşmadan sonra kalacağı üç gün için plan hazırladık. Akşam İftarı da evde yaptık. Bu arada bölümünün en iyisi olduğunu, İngilizceyi iyi derecede bildiğini öğrenmek çocuğa olan güvenimi de arttırdı. Kendi geleceği için şimdiden bilinçli çaba gösteren bir öğrenci olduğu, fotoğrafçılığa ilgisinden de belliydi.
Ertesi gün Nurcan Hanım, Harun Bey ile buluştuk. Harun Beyin zaten bu konu ile ilgili sözlük çalışması olduğunu, yakın gelecekte basılacağını da öğrenmiş olduk. Bu gencin biraz daha farklı tarafı Hemşince diline ait bir de sesli sözlük hazırlayacağı idi. O gün İş yerimde birçok Hemşince kelimenin anlamlarını ve okunuşunu öğrendik. Ayrıca diğer diller ile olan etkileşimlerini ve benzerliklerini de tartıştık.  Diğer günde Cemil Bey den telaffuz konusunda destek aldık ve ses kaydı yaptık. Daha sonra Mahir Öğretmenin Amcası Yusuf Beyle Buluşarak kayda devam ettiler.

 
İki gün boyunca istediği birçok bilgiyi kaydeden Öğrenciye Akşam Semazen kafede sazlı sözlü bir eğlence ile veda ettik. Son gününü de Batum’a giderek değerlendirmesini önerdim. Batum’un ardından veda için işyerine geldiğinde artık aileden biri gibi olmuştu. Uğurladık. Uğurlarken de kafamızda kalan birçok soruyla birlikte yolladık.
Yaptığı çalışmayı bazı arkadaşlar farklı düşüncelerle anlatsalar da bu memlekette yaşayan bir dilin kaybolmaması için mücadele eden başka birini görmek sevindiriciydi. İler ki zamanlarda sonucunu görmek nasip olursa, o zaman da farklı fikirlerimizi söyleriz inşallah.

Yazan:
Levent YAZICI
Not: 
Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü'nün (UNESCO) 21 Şubat Dünya Anadili günü öncesinde yayımladığı "Tehlike Altındaki Diller Atlası"na göre, Türkiye'de 15 dil tehlike altında.
30'dan fazla dilbilimcinin çalışmalarıyla ortaya çıkan atlasa göre bu dillerin dağılımı şöyle.
Son derece tehlikede olan diller: Hertevin. Ethnologue.com'a göre Siirt kökenli, Kuzeydoğu Arami dilerinden olmasına karşın diğerlerinden oldukça farklı  bu dili 1999'da bin kişi konuşuyordu.
Ciddi anlamda tehlikede olanlar: Gagavuzca, Türkiyeli Yahudilerin konuştuğu Ladino ve Süryanice.
Kesinlikle tehlikede olanlar: Abazaca, HemşinceLazca, Pontus Yunancası, Çingene dilleri (Atlasta yalnızca Romani bulunuyor), Süryanice'ye benzeyen Suret (atlasa göre Türkiye'de konuşan kalmadı; konuşanların çoğu göçle başka ülkelere gitti) ve Ermenice.
Güvensiz durumda olanlar: Abhazca, Adige, Kabar-Çerkes dilleri ve Zazaki (Zazaca).





il Araştırması Yapan Kişi

Gökay ABACI

Dil Konusunda Yardımcı olan Kişiler
Nurcan AKSU   (Tercüme),
Harun AKSU    (Dil Bilgisi &Tercüme)
Cemil AKSU     (Tercüme &Telafuz)
Mahir VAİÇ      (Tercüme)
Yusuf VAİÇ      (Tercüme & Telafuz)
Levent YAZICI (Dil Bilgisi & Diğer Dillerin Etkileri)

22 Haziran 2014 Pazar

Masajcııııı

       Çok küçüktüm, ama yere sağlam basardım. Çok iyi hatırlıyorum, Okula başlamamıştım. Rahmetli babam sırt ağrıları, bel ağrıları, kol ağrıları çekerdi ve sırt üstü yere uzanır, benim ayakla çiğnememi isterdi. Biraz büyüdüğümde, ellere başladım. Sadece babam değil evin bütün fertleri masaj yaptırmaya başlardı. Annem arada bir, o da babam diretirse yaptırırdı. İş o kadar ilerledi ki ilkokul yıllarında mahallemizin yaşlı - genç , bay - bayan demeden herkese masaj yapar oldum. Bazen çok sıkılırdım. Yorulurdum ama hoşuma da giderdi. İnsanlar teşekkür eder "çok rahatladım sağ olasın" derlerdi.

      Aslında bu olay babamdan kaynaklanıyordu. Babam saç keserdi, tansiyona bakardı. Tansiyon aletleri piyasada bulunmadan önceleri altın yüzük ve mezura ile tansiyona bakardı, diş çekerdi. Kısaca derdi olan hep babama gelirdi. Doktor muydu? Hayır, öşürcü de demeye gönlüm varmıyor, teşhisleri bazen memlekette az bulunan doktorlardan daha doğruydu. Her ne kadar tecrübesi de olsa, Büyük Sağlık Ansiklopedisini her gece elinde görürdüm. Zaten ben de ona bakarak Meydan Larousse okurdum her gece, zevkli olurdu. Renkli resimler ve kısa yazılar, arayıp da bulamadığımız kitaptı benim için.

   Askerde sıhhiyeciymiş. Çoğu şeyi orada öğrenmişti sanırım. Murgul da kaldığı yıllarda da da doktor arkadaşı vardı. Orada da stajını sağlam yapmış diye düşünüyorum. İşte bu yüzden eve gelen herkes bir sorununu söylerdi. Malum bizim buraları çok nemli bölge herkes de aynı arızalar mevcut. Sağlık sorunları da bir oluyor.

     Özellikle bel ağrısı çekenler hemen uzanır ve tarafımdan masaj yapılırdı. Ne hikmetse hepsi bir anda "ne iyi geldi."deyip,  memnun ayrılır giderdi. Ben de boş durmazdım. Parmaklar ile nasıl hareket edeceğimi, hangi kası yumuşatmam gerektiğini, deri altına müdahale vs vs bilgi edinirdim. Masörlük kelimesini bilmesem de her kitapta alternatif tıp geçiyorsa okuyordum anlamasam da. Bir ara gözlere takmıştım. Gözbebeğinde leke arıyordum, eğer bir leke varsa hastalığı teşhis etmek için elimdeki göz rehberine bakıyordum.
     Amatör masörlük ilkokul yıllarında Necmi ağabeyimin de oynadığı büyükler voleybol takımında yedek oyuncu olmamı sağladı. Hem takımın masörü hem de yedek oyuncusuydum.

     Uzun yıllar böyle gitti, meslek lisesine gidene kadar. Ailemden uzak olduğum için çalıştırdığım voleybol takımındaki sakatlanmalara müdahalem sayılmazsa masörlük hayatım bitmiş oldu.

17 Haziran 2014 Salı

Hopa'da Belçikalı

Hopa'da Belçikalı

    Hopa'nın yol için doldurulmuş,sahilinde yürüme parkuru gibi yaptıkları yaya yolundan eve yürümeye karar verdim. Her zaman ki maddi sorunumuz; teknoljik bakkaların yok olma döneminin başlangıcını yaşıyorduk.Bu yüzden moral  sıfırın altına inmişti.Hiç olmazsa, Hopa'nın o müthiş gün batımının verdiği huzur ile eve gidip , hayattan bir iki  gıdım mutluluk çalmaktı amacım.

     Eve yaklaştıkça yol üzerindeki eski dalgakıran duvarına koymuş denize bakan, yanında kocaman bir sırt çantası, arkasında da küçük sırt çantalı biri dikkatimi çekti. Buralı olmadığı belliydi. Yaklaştıkça yüzünün kırmızı, azalmış saçının  da batan güneşte dahada sarı gözükmesi Avrupalı turist olabileceğini düşündürttü. Üstündeki ütüsüz kırmızı tişört'ünün toz, kir karışımı hali belli oluyordu. Kırmızı rengin parlaklığı kalmamıştı.Kalın sarı kaşlı, saçı kesilmiş ve sarı olduğundan mı bilmem, ileriye uzamış başı dikkat çekiyordu.

    Elinde bayat olduğunu tahmin ettiğim ekmeğin, uç kısmını özenle tutmuş, üzerindeki çikolata bitecekmiş gibi iki ısırık kalmış lokmasını süzüyordu gözleriyle.Bitmesin diye yavaş yavaş yemesi de beni derinden etkiledi. gözleri de batmak üzere olan güneşe doğru özlemle bakıyordu. Bir  anda aklımdan çocukluğumdaki yoksulluk  yılları geçti. Ardından acıma hissi de cabası. Aslında kendime acımam gerekirken Avrupalı birine acıma  hissi duyabileceğim aklıma gelmezdi. Kendisini geçmek üzereyken konuşmak-konuşmamak arasında takıldım kaldım. Tam geçtim derken  25 yıl önceki İngilizce ile döndüm geriye."Merhaba, merhaba" ,"ingilizce biliyon mu ? ", "memleket nere ? " gibi sorularla  samimiyeti de kurduk. Ve sadede geldim. Dedim "ev yakın yemeğe gidelim ? "olmaz"  dedi. ısrar da para etmedi. Utandı her halde. Havada karardı kararacak "o zaman bir kahve ısmarlayayım" dedim. "Bak o olabilir" dedi. Aslında ben de o  an pişman oldum. Bu kadar ısrarımın sebebini  halen anlamış değilim. aslında  gelmese de pişman olurdum, aç bıraktım diye.

    Yok dese de Aldım ağır olan sırt çantasını omzuma. Yolda yürümeye başlayınca  muhabbet arttı. Cepten arayıp  eşime misafir getiriyorum haberin ola dedim, demesine de yabancı olduğundan haberi yoktu.

       Eve gelene kadar yeni taşındığım mahallede birçok kişi, beni tanısa da İngilizce konuşabildiği mi bilmediğinden bakışlarını üstümde hissettim. Utandım. Asansörde rahatladım. kapıyı çaldım. Ablam ve Yasemin açtı. Yüzler bir anda tebessümden şaşkınlığa geçti. Benle  göz göze geldiklerinde tekrar gülümsediler. Kendine gelir gelmez bana gizlice, hatta Lazca "niye getirdin?" dediler. Adam pasaklı yıllardır yıkanmamış  gibi. Çekindiler doğal olarak.  Balkona çıktık. Yasemin kahve yaptı. İçerken yemek hazırladılar. Bu arada Avusturalya'dan gelen bir kavanoz dolusu nescafe düştü kırık kavanoz içinde Avustralyalı kahve zayi oldu.

      El yüz yıkatıp, balkonda yemek yedik. Ama ne yedik.Israrlarıma yok diyen , uzunca bir süre yemek yemediği belliydi. Israr ettikçe yedi. Turşu dan Laz yemeklerine,Biz vazgeçtik yemekten, onu seyrettik. Aslında o yedikçe biz  mutlu oluyorduk. ayıptır söylemesi Pilav üstü kuru fasulye, iki tabak. O  yemeğin ardına iki kase de sütlaç ile bitirdik sandık.
 Yemekte muhabbet iyi gitti ama İngilizcesi Fransızca gibi gelmeye başladı. anlamakta zorlanmaya başladım. Fransızcası daha iyiymiş ama bende Fransızca yok tabi. yemekten sonra duşa yolladım. Uzun zamandır yemediği gibi ,yıkanmadığı da belliydi. Duştan sonra sakal tıraşı da olmuş. Adama benzemişti. Yine balkon muhabbeti, hayat hikayelerimiz, arada Türk kahvesi,Pasta börek hiç eksik  değil. Derken çay ve son olarak Karpuz. Bol bol yedirdik. Memleketine gidince  aç bıraktı demesin.Saat on ikiyi gösterirken bizimkiler misafire yatağını,pijamalarını hazırladılar. Ben de İnternet kullanıp  ailesiyle görüşsün diye bilgisayarı ayarladım. Özel konuşsun diye de yalnız bıraktım. İçeri geçtiğimde ablamın kuruntusu bitmişti. "Ya adam katil midir nedir bilmiyoruz" demişti, ama tanıdıkça zarar verecek birine benzemediğini düşündüler. Haksız da sayılmazlardı.İlk görünüşü korkutucu sayılırdı.

   Ertesi gün İran vizesi ile ilgili  sorununu halletmek üzere Dükkanın  yolunu tuttuk. Vize için bankadan ödemesini yaptım.Gideceği yol güzergahını çizdim Öğle saatlerine  gelirken yolcu ettim. Baktım ikindide yine dükkanda ."Aha da evlatlığım geldi" dedim içimden.





  Bir yıl sonra sonra facebook'ta yayınlamış olduğum fotoğrafı Belçika gazetelerinde görünce "Aha pijamayla dünya gazetelerine  çıktık rezil olduk"dedi ablam. Allah'tan Hopalı kimse görmedi de  yırttık....

Levent YAZICI   2014 

10 Haziran 2014 Salı

"Babacım" (Soma)

Babacım

Kapatınca Gözlerimi
Hep belirir  Gülen yüzün
Kulağımda, Çınlayan sesin
Yüreğimde, kara bir hüzün

     Kapatınca Gözlerimi
     Arkanda, parlayan  bir ışık
     Boğazımda, kömürden yumruk
     Baba diyen  Sesim hep kısık

Kapatınca  Gözlerimi
Gözüm, Sana Alışık
Kafam, hep karışık
Gönlüm, kara bulaşık

    Kapatınca Gözlerimi
    Sen,yüzün gözün karalı
    Ben, kalbi gönlü yaralı
    Çocuklar, Anneli Babalı

Kapatınca gözlerimi
Açmak gelmiyor içimden
Annem geliyor peşinden
Hep tutsan ellerimden
                                   @Yale   


Söyleyeceğim Türküler

Söyleyeceğim Türküler
Fotoğraf: @ Yale  (Komutanım)
İNDİM ÇAYIR BİÇMEYE (Artvin)

İndim çayır biçmeye 
Eğildim su içmeye 
Dediler yarim geldi de 
Kanatlandım uçmaya 

Oy nanina nina nina 
Yandurdi sevdan beni 
Öyle bir ateş düştü de

Söndürmez çaylar beni 

Kazmayı alacağım da 
Fotoğraf: @ Yale  (Sabah)                                Tarlayı Kazacağım 
Yarin peştemaline de 
Adımı yazacağım 
                                                                Oy nanina nina nina 
Yandurdi sevdan beni 
Öyle bir ateş düştü de 
Söndürmez çaylar beni





















--------------------------------------------------------------------------------------------- Şu Karşı Ki Dağda Kar Var Duman Yok (Hatay)

Şu Karşı Ki Dağda Kar Var Duman Yok 
Benim Sevdiceğim De Din Var İman Yok 
Vardım Baktım Nazlı Yarim Evde Yok

Ver Benim Sazım Efendim Ben Gider Oldum
Süremedim Lavantayı Konsola Koydum

Şu Karşı Ki Dağda Titirer Dallar
Benim Gönlüm Arzu Çeker Tomurcuk Güller 
Kader Kısmet Böyleymiş Ne Yapsın Ellerwww.oykusila.com

Ver Benim Sazım Efendim Ben Gider Oldum
Süremedim Lavantayı Konsola Koydum 







----------------------------------------------------------------------------------------

Şu karşı ki dağda lambalar yanar (Bulgar Türküsü)



Şu karşı ki dağda lambalar yanar
Lambanın şavkına da fadimem Sevgilim yazar
     Ayletme beni Söyletme beni
     Alçak yüksek tepede fadimem Bekletme beni
Şu karşı ki dağda kuzular meler
Kuzu sesi değil de fadimem Ömürler biter
     Ayletme beni Söyletme beni
     Alçak yüksek tepede fadimem Bekletme beni



------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Yeni cami avlusunda (Selanik)

Yeni cami avlusunda 
Ezan sesi var 
Ezan sesi değil be annem 
Sevdiğimin yası var 

Eller bana ağlamaz be annem 
Kara yazma bağlamaz 
Bir sevdiğim bir de güzel annem 
Buna yürek dayanmaz 

Tabutumdan al kan akar 
Cümle alem bana bakar 
Genç ölümüm yürek yakar 
Dayan sevdiğim dayan 
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Magusa Limanı Limandır  (Kıbrıs)

Magusa limanı limandır liman aman aman
Beni öldürende yoktur din iman

İskeleden çıktım yan basa basa aman aman
Magusaya vardım kan kusa kusa

Uyan Alim uyan uyanmaz oldun
Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun

Magusa limanından aldılar beni aman aman
Üç mil uzağına attılar beni

Uyan Alim uyan uyanmaz oldun
Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun
















-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

EDREMİT'İN GELİNİ
Edremit’in gelini kınalamış elini
Sarmaya doyamadım o incecik belini
Hoştur civesi elmaslı fesi
Edremit’in bağına duman düşmüş dağına
Huriler çadır kurmuş cennetin ayağına
Hoştur cilvesi elmaslı fesi


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------