20 Ekim 2018 Cumartesi

Gözler
Bir türlü saklayamıyor üzüntüsünü. Kendi saklasa, yaşlar saklamıyor. Ta içeriden gelen acının belirtisini dışa veriyor. 

11 Mart 2018 Pazar

Başlık Bulamadım


   Gün Geçtikçe Derindeki renkler akıl almaz farklılıklar gösteriyor. O güzel gülüşünden eser kalmamış. Gözlerin hep bir boşlukta geziyor. Anlamsız bakışların kendini hiç bu kadar belli etmemişti. Hayat ışığın gittikçe azalıyor. Hele de o ilaç gününün peşi sıra gelen günler kendini daha çok hissettiriyor. Bazen "nerede o eski parıltılı gözler" diyeceğim tutuyor.

     Nasıl bir sevgidir bu ki Hayat ışığın her geçen gün azaldıkça yeniden aşık oluyor yeniden seviyorum, Sevmekle kalmıyor yanında iken de özlüyorum. Derindeki yıkımları hissedebiliyorum ama yine de sarılıyorum. Kuş misali çırpınıp, yaşamına enerji vermeye çalışıyorum sarılarak. Fakat nafile, o yüzden çırpınışım diyorum ya . Kuş gibi, pek işe yaramayan, hayat ışığının azalmasını engelleyemeyen boşuna bir çırpınış. Sanki Elimde eriyen bir buz kristali gibi. Isındıkça eriyen eridikçe soğuyan bir buz kristali. Teninde hayat belirtileri gün geçtikçe azalıyor. Yüzün, vücudun küçülüyor. Ağırlığından eser yok. Kaldırıp savursam uçacak gibisin. 


     Belkide abartıyorum. Keşke abartsam, keşke yanılsam, keşke tüm doktorlar yanılsa. İşte keşkeler bile doğru değil. Keşkeler de acılı bir yalan. Nasıl bir şey bu gözyaşı bile eşlik edemiyor üzüntüye. Yaşmak diyorsun, ne için yaşamak. Yaşamak için yaşamak. Değer mi yaşamak için bunca acıya. İnsanların boş hayalleri üzerine kurulmuş, savaşların, hasetlerin dünyasında yaşamak. Kahrolası hastalıklı beyinlerin dünyasında yaşamak. Kim için, ne için yaşamak diyesi geliyor insanın. 



   Elinde eriyen bir insan. Buz dolaba koyacağımız bir buz değil ki. Ufak kandırmalarla ayakta durmaya çalışmak. Hele de diğer insanların olaya verdikleri tepkiler bile artık sana eziyet geliyor. Suçlamak için değil tabi. Sağ olsunlar ama bazen gerçekten derinden yaralıyor, sanki destek vermeye çalışıyorlar. Ama çalıştıkça da yarayı daha derinden oyuyorlar.  Yaşamak bu diyorsun ister istemez. Bazen dediklerini bile duymuyorsun. Dünyan başka senin. Onların gördükleri de başka , senin yaşadıklarında başka.


      
   Yatağında, uykusuzluktan yorulup uyuyabiliyorsun. Ruhun yorgunluğu vücudu etkiliyor mu bilmem ama ciddi yoruluyor insan. Öyle deliksiz uyuyamıyorsun. Yanındaki inledi mi Önce ruh fırlıyor ayağa kalkıyor, Sonra vücut kıpırdıyor. Şimdi mecburen Vücut beklemede kalıyor, kıpırdadın mı hastayı  daha da heyecana sokmamak için.

   Parmaklar da renk değişmiş, eklem yerleri kahverengi hale geliyor. Yaşam belirtisi azalmış, ışıldama, parıltı bir yana her tarafla birlikte mat bir hale geliyor. Yüzündeki tahammülsüzlüğün, umutsuzluğun acısı, ister istemez kanıma dokunuyor. Bazen ben mi daha acı çekiyorum omu diyesi geliyor insanın. Tek farkı o sürekli hissediyor, ben gördükçe hissediyorum.

   Jiletle kesilmiş olan Saçların çoğu dökülmüş. Arka tarafta sanki yeni çıkıyormuş gibi uzayan siyah sert ve acıtan kıllarla dolu. Ön tarafta zaten dökülmüş yer yer kalan siyahlıklar gaip bir görüntü oluşturmuş. Kulakların hemen üstünde kesmeyi unuttuğumuz bazı saçlar tüy olmuş. köse suratı gibi harita olmuş. alın ile baş arasındaki sınır maalesef artık yok. Renk, beyaza çalan sarı  bir ton olmuş. Gözlerin altı kahverengi. Her bakanın, rahatlıkla hasta olduğunu anlayabildiği bir sönüklük. Yüz çizgileri belli olmasa da gölgelerin verdiği renk farklılıkları solgun, renksiz ve sönük göstermiş. Gülmeye bile takati olmadığı, yorgunluğu yüzünden okunan bir hal ile, anlamsız bakan, feri sönmüş gözler, ne kendine ne de karşısındakine moral veremiyor.



   Kendi kendime derdim, artık mutlu, umut veren şeyler yazmak istiyorum diye demiştim. Hatta bir ara (PatitiPoti) Öyküye ve (PuntiPati) Akdeniz'e anlattığım masalları yazacaktım. Ama hiç olmadı. Olmaya da fırsat kalmadı.
       İyileştiği Zamanlar her şeyi unutuyoruz. Yaşamın, renkli cazibesi içinde  kendimizi unutabiliyoruz.  Bir an olsa da gelecek ile irtibatımızı kesiyor yada hiç durmadan geçiyoruz. Öyle yapmanın verdiği vicdan azabına ne demeli, bilemiyorum. Sabahlar bana ne kadar güzel gelirdi. Çocukluğumun en derin güzelliklerine giderdim. Kuş cıvıltılarının içinde, havanın kokusu, tadı, ısısı  hep çocukluğumu, kısaca hayattan aldığım hazzı hatırlatırdı. Öyle ya sabahlar, rengi bile değişiktir. İnsan yoktur fazla, Dünya kendi halindedir. İnsanın en az olduğu saatler. Taş,toprak,su,kuş Hepsi korkusuz, rahat bir nefes alırdı. Belki de o yüzdendi bu güzellik.  Şimdi O kadar da güzel gelmiyor. Acı bir korku, midede saklanmış öcü gibi baskı ile çıkıyor ortaya. Göz yaşlarının çıkması yasak. içinden ağlayacaksın. olmaz öyle göz yaşı , hasta var , erkeklik var. Araba ile Hopa'dan çıkarsın yola, Solda yeşillikler, Sağda deniz. Kuşlar ise bir sağ da bir solda. Karabataklar dalıp dalıp kayboluyorlar bizim hayallerimiz gibi bir varlar bir yoklar. Bazen kıyıya yakın yavru karabatak dalıyor, bakıyorum, acaba dalga kayaya çarpmış olmasın diye geriliyorum. Diğer korkularımın gölgesinde başka bir endişe sarıyor, Sonra gözden kaybolmadan çıkıyor kerata. Güçlü bir yüzücü. Belli.  Bildiğim halde her seferinde Niye endişeleniyorum bilmiyorum.
   Bazen de uyumaya duruyoruz. Cezaların caydırıcılığının hatırına araba da zaten yavaş gidiyor, Uyur gibi yaptığımız günler daha çok.


 Rize'ye girişte kendimize geliyoruz. Bir anda yüzümüzdeki setlik kendini hissettiriyor. Kurbanlık koyun gibi standart işlerin, çarkına giriyoruz. Erken gelmenin en iyi yolu genellikle, bizden başka kimsenin gelmemiş olması ki ilk sıraya giriyoruz. Kötü tarafı mide bulantısı etkisini gösteriyor, Malum vücut alacağı ilaçların etkisini ezberlemiş olmalı ki önceden isyan etmeye başlıyor. Arabadan iner inmez bir fasıl mideyi boşaltıyoruz. Öyle bir eziyet ki sabahın tüm güzellikleri bir anda kayboluyor. Sonra hastane ortamına alışıyor, yalnız olmadığımızı hatırlıyoruz. İster istemez toparlanıyor, hastane ortamının akışına ayak uyduruyoruz.

    Dönerken de ne konuşabiliyor ne de  gülebiliyoruz. Biran önce eve gidebilmenin hayali ile uyumaya çalışıyoruz. O uyku da Hopa ya girerken geliyor hep. ille o yolun yorgunluğunu çekeceğiz. Uyumak haram oluyor. Dalga geçer gibi beş on dakikalık yol kalınca bastırıyor, Bu sefer de uyumamak için çırpınıyorsun. Bir kere terslik sırtında, ne zaman isterse çıkıyor. hemde hiç çekinmeden. Biz de çekiyoruz tabi.

      O gün pek zor olmasa da, uykuyla bir şekilde atlatıyorsun. Sabahın erken saatlerinde, mide kendini gösteriyor, buradayım diyor. Ve Akşam ne aldıysa hiç acımadan dışarı çıkarıyor. Öyle basit değil tabi, ne su içince geçiyor ne de burundan nefes alınca geçiyor. Yapabildiğim tek şey kolundan tutup yanında olduğunu hissettirmek. Hafif nefes alabildi mi,  kovanın poşetini hızlıca değiştiriyorum. Gündüzün canlılığı biraz kendine getiriyor. Ben gündüzün eziyetine fazla tanık olamıyorum. Malum  ekmek parası, çalışmam gerekiyor. Ama sorun değil, yatarken sabahın aynılarını tekrarlıyoruz. Sebebe de gerek yok. Hatta karnına dokunmak yetiyor. Üç bilemedin dört gün sonra işkence hafifliyor da nefes alabiliyoruz. Sonra da iyi bir şey yapıyormuş edasıyla, su içmesi için azarlıyoruz. Sanki kendi bilmiyormuş gibi. Aslında elimizden geleni bu ya bizde onu yapıyoruz.


       Anasını sattığım Türküler, hep dert yazar, dert söylerdi. Ben de en dertlilerin'i çalar söylerdim. Yada kendimce çalıp söylediğimi san'ardım demek daha doğru olacak. Aslında O acıları hissederdik de. Bazen de yaşardık herhalde. Ancak bu kadar anlatılabilir dedir'en Türkülerle kardeş olmuşuz da haberim yoktu.













Yale
Türküler,
   
İçimi Yakan Türküler
  Canımı Saran Türküler
     Derdimi Alan Türküler
        Gözümü Kanatan Türküler
           Aklımı Kaçıran Türküler
              Kanımı Akıtan Türküler

           Kafama Vuran Türküler
              Gözümde Duman Türküler

           Yarimi Sevdiren Türküler
               Zalimi Yerdiren Türküler

            Allah'a Yakaran Türküler
                Dünyamı Karartan Türküler

   
  

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Hopa'da Hemşince Dili Araştırması

              Her zaman olduğu gibi o günde maillerime bakıyordum. Neredeyse yüzde sekseni fuzuli olan mailler di. Farklı bir maili görünce hızlı bir şekilde baktım. Bir öğrenci yardım istemiş. Sürekli araştıran, tez hazırlayan, öğrenciler nedense beni buluyordu. Bu da onlar gibi beni bulmuştu. Hopa ile ilgili bir sürü web sitesini yapan ben olduğum için gayet normal diye düşünüyorum. Ancak bu biraz farklıydı. Yaklaşık 25, 30 Hemşince kelimeleri hem Türkçe hem de İngilizce karşılıklarını yazarak sıralamış. Benden doğruluğunu teyit etmek istemiş. Bir an düşündüm. Nasıl olur da Hemşince bilmiyorum diye hayıflandım. Gerçi Lazca da biliyorum sayılmaz ye neyse. Ama İngilizceyi biliyorum diyerek kendimi avuttum. Aslında daha kötü ana dilini bilmiyorsun, Doğduğumdan beri beraber yaşadığımız kapı komşumuzun da dilini bilmiyorsun, Elin İngilizcesini bilsen ne olur. Neyse bu uzun bir konu da ayrı bir yazı dizisi olur.

Bu utançla şu öğrenci arkadaşa yardım etmeye karar verdim. Hemen iş yerim de komşu olan Nurcan Hanımdan rica ettim. Kelimeleri teyit ettirdim. Yanlışları da kırmızı renkte düzelterek maili gönderdim. Biraz da hoşuma gitti, bir şey başarmanın dayanılmaz hafifliği misali rahatladım. Bir gün sonra maillere bakarken uzunca bir teşekkür yazısı ile karşılaştım. Ardından yeni kelimeleri görünce ben de moral bozuldu. Bu sefer başlı başına bir iş göndermiş. Hadi dedim yine de yardım edeyim. Nurcan Hanımın Eşi Cemil Beye durumu telefonda anlattım ve gelen maili yolladım. Ancak Cemil beyin işi dolayısı ile İstanbul gitti. Aradan birkaç gün geçince Öğrenciden tekrar mail geldi. “Bakabildiniz mi” ? Diye. Ben de Cemil beyin Telefonunu yolladım. Tamam dedim kurtardım.
Yine İş yerimde Yoğun bir gün yaşıyordum. Telefon çaldı. Önceki yıllarda yönetiminde bulunduğum bir derneğin telefonu sanan biri arıyordu. Dernek başkanı İstanbul da olduğu için yardımcı olayım dedim. Bana Hemşince üzerinde çalışma yaptığını söyleyince, ”Sen mail atan Öğrenci misin ?” dedim. Bana mail atan Öğrenci çıktı. Tam kurtardım derken nasıl bir tesadüf ise yine bana denk geldi. Telefonda uzunca bir süre konuştuktan sonra Hopa’ya gelmeyi planladığını söyledi. Tam bu sırada Hemşinceyi bilen Mahir Öğretmen geldi. Ona telefonu uzattım. Kısa bir konuşmanın ardından iletişim bilgilerini vermem için tekrar telefonu aldım. İstediklerini anlattıktan sonra teşekkür ederek kapadık telefonu. İstanbul dan Hopa’ya  Hemşince kelimeler için gelmez herhalde diye düşündüm.
Aradan uzunca bir süre geçti. Yine telefon geldi. Bu sefer tanıdım öğrenciyi. Hopa da olduğunu söyledi. Tarif etim. Çok sürmedi iş yerini buldu. Gelir gelmez çocuğu soru yağmuruna tuttum. Senin Hemşince ile ilgin nedir? Dedim.
Edirneli olduğunu, üniversitenin İletişim fakültesinin Reklamcılık Bölümünde okuduğunu söyledi. Kaybolan dillere ilgili olduğunu, hatta kendisinin de Pomak olduğunu, kendi dilinin de kaybolmaya yüz tutan dil olduğundan bahsetti. Hemşince de Unesco’nun Kaybolan dillerinin içinde olduğunu söyledi.

 

Okuduğu Bölüm ile dolaylı yönden bağlı bir konu olan diller ile araştırma yapmanın mesleğine çok faydası olacağını düşünmediğimi söylediğimde. Haklı olduğumu ancak özel merakımı gidermenin yanında, bu tür bir çalışmanın çok az olduğu, ilgi çektiğini, Okulunun da bu projeye olumlu baktığını az da olsa giderlerini karşılamak için destek sağladığını söyledi. Ayrıca bu araştırma ile uluslararası bir alanda kendisini göstermek, ilerideki eğitimi için zemin hazırlamak olduğunu söyledi. Ama asıl önemlisi, Eğer başarabilirsem de Bu dili dünya üzerinde kaybolan bir dil olmasına engel olmanın mutluluğu olacaktır. Dedi.
Bu kadar konuşmadan sonra kalacağı üç gün için plan hazırladık. Akşam İftarı da evde yaptık. Bu arada bölümünün en iyisi olduğunu, İngilizceyi iyi derecede bildiğini öğrenmek çocuğa olan güvenimi de arttırdı. Kendi geleceği için şimdiden bilinçli çaba gösteren bir öğrenci olduğu, fotoğrafçılığa ilgisinden de belliydi.
Ertesi gün Nurcan Hanım, Harun Bey ile buluştuk. Harun Beyin zaten bu konu ile ilgili sözlük çalışması olduğunu, yakın gelecekte basılacağını da öğrenmiş olduk. Bu gencin biraz daha farklı tarafı Hemşince diline ait bir de sesli sözlük hazırlayacağı idi. O gün İş yerimde birçok Hemşince kelimenin anlamlarını ve okunuşunu öğrendik. Ayrıca diğer diller ile olan etkileşimlerini ve benzerliklerini de tartıştık.  Diğer günde Cemil Bey den telaffuz konusunda destek aldık ve ses kaydı yaptık. Daha sonra Mahir Öğretmenin Amcası Yusuf Beyle Buluşarak kayda devam ettiler.

 
İki gün boyunca istediği birçok bilgiyi kaydeden Öğrenciye Akşam Semazen kafede sazlı sözlü bir eğlence ile veda ettik. Son gününü de Batum’a giderek değerlendirmesini önerdim. Batum’un ardından veda için işyerine geldiğinde artık aileden biri gibi olmuştu. Uğurladık. Uğurlarken de kafamızda kalan birçok soruyla birlikte yolladık.
Yaptığı çalışmayı bazı arkadaşlar farklı düşüncelerle anlatsalar da bu memlekette yaşayan bir dilin kaybolmaması için mücadele eden başka birini görmek sevindiriciydi. İler ki zamanlarda sonucunu görmek nasip olursa, o zaman da farklı fikirlerimizi söyleriz inşallah.

Yazan:
Levent YAZICI
Not: 
Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü'nün (UNESCO) 21 Şubat Dünya Anadili günü öncesinde yayımladığı "Tehlike Altındaki Diller Atlası"na göre, Türkiye'de 15 dil tehlike altında.
30'dan fazla dilbilimcinin çalışmalarıyla ortaya çıkan atlasa göre bu dillerin dağılımı şöyle.
Son derece tehlikede olan diller: Hertevin. Ethnologue.com'a göre Siirt kökenli, Kuzeydoğu Arami dilerinden olmasına karşın diğerlerinden oldukça farklı  bu dili 1999'da bin kişi konuşuyordu.
Ciddi anlamda tehlikede olanlar: Gagavuzca, Türkiyeli Yahudilerin konuştuğu Ladino ve Süryanice.
Kesinlikle tehlikede olanlar: Abazaca, HemşinceLazca, Pontus Yunancası, Çingene dilleri (Atlasta yalnızca Romani bulunuyor), Süryanice'ye benzeyen Suret (atlasa göre Türkiye'de konuşan kalmadı; konuşanların çoğu göçle başka ülkelere gitti) ve Ermenice.
Güvensiz durumda olanlar: Abhazca, Adige, Kabar-Çerkes dilleri ve Zazaki (Zazaca).





il Araştırması Yapan Kişi

Gökay ABACI

Dil Konusunda Yardımcı olan Kişiler
Nurcan AKSU   (Tercüme),
Harun AKSU    (Dil Bilgisi &Tercüme)
Cemil AKSU     (Tercüme &Telafuz)
Mahir VAİÇ      (Tercüme)
Yusuf VAİÇ      (Tercüme & Telafuz)
Levent YAZICI (Dil Bilgisi & Diğer Dillerin Etkileri)

22 Haziran 2014 Pazar

Masajcııııı

       Çok küçüktüm, ama yere sağlam basardım. Çok iyi hatırlıyorum, Okula başlamamıştım. Rahmetli babam sırt ağrıları, bel ağrıları, kol ağrıları çekerdi ve sırt üstü yere uzanır, benim ayakla çiğnememi isterdi. Biraz büyüdüğümde, ellere başladım. Sadece babam değil evin bütün fertleri masaj yaptırmaya başlardı. Annem arada bir, o da babam diretirse yaptırırdı. İş o kadar ilerledi ki ilkokul yıllarında mahallemizin yaşlı - genç , bay - bayan demeden herkese masaj yapar oldum. Bazen çok sıkılırdım. Yorulurdum ama hoşuma da giderdi. İnsanlar teşekkür eder "çok rahatladım sağ olasın" derlerdi.

      Aslında bu olay babamdan kaynaklanıyordu. Babam saç keserdi, tansiyona bakardı. Tansiyon aletleri piyasada bulunmadan önceleri altın yüzük ve mezura ile tansiyona bakardı, diş çekerdi. Kısaca derdi olan hep babama gelirdi. Doktor muydu? Hayır, öşürcü de demeye gönlüm varmıyor, teşhisleri bazen memlekette az bulunan doktorlardan daha doğruydu. Her ne kadar tecrübesi de olsa, Büyük Sağlık Ansiklopedisini her gece elinde görürdüm. Zaten ben de ona bakarak Meydan Larousse okurdum her gece, zevkli olurdu. Renkli resimler ve kısa yazılar, arayıp da bulamadığımız kitaptı benim için.

   Askerde sıhhiyeciymiş. Çoğu şeyi orada öğrenmişti sanırım. Murgul da kaldığı yıllarda da da doktor arkadaşı vardı. Orada da stajını sağlam yapmış diye düşünüyorum. İşte bu yüzden eve gelen herkes bir sorununu söylerdi. Malum bizim buraları çok nemli bölge herkes de aynı arızalar mevcut. Sağlık sorunları da bir oluyor.

     Özellikle bel ağrısı çekenler hemen uzanır ve tarafımdan masaj yapılırdı. Ne hikmetse hepsi bir anda "ne iyi geldi."deyip,  memnun ayrılır giderdi. Ben de boş durmazdım. Parmaklar ile nasıl hareket edeceğimi, hangi kası yumuşatmam gerektiğini, deri altına müdahale vs vs bilgi edinirdim. Masörlük kelimesini bilmesem de her kitapta alternatif tıp geçiyorsa okuyordum anlamasam da. Bir ara gözlere takmıştım. Gözbebeğinde leke arıyordum, eğer bir leke varsa hastalığı teşhis etmek için elimdeki göz rehberine bakıyordum.
     Amatör masörlük ilkokul yıllarında Necmi ağabeyimin de oynadığı büyükler voleybol takımında yedek oyuncu olmamı sağladı. Hem takımın masörü hem de yedek oyuncusuydum.

     Uzun yıllar böyle gitti, meslek lisesine gidene kadar. Ailemden uzak olduğum için çalıştırdığım voleybol takımındaki sakatlanmalara müdahalem sayılmazsa masörlük hayatım bitmiş oldu.

17 Haziran 2014 Salı

Hopa'da Belçikalı

Hopa'da Belçikalı

    Hopa'nın yol için doldurulmuş,sahilinde yürüme parkuru gibi yaptıkları yaya yolundan eve yürümeye karar verdim. Her zaman ki maddi sorunumuz; teknoljik bakkaların yok olma döneminin başlangıcını yaşıyorduk.Bu yüzden moral  sıfırın altına inmişti.Hiç olmazsa, Hopa'nın o müthiş gün batımının verdiği huzur ile eve gidip , hayattan bir iki  gıdım mutluluk çalmaktı amacım.

     Eve yaklaştıkça yol üzerindeki eski dalgakıran duvarına koymuş denize bakan, yanında kocaman bir sırt çantası, arkasında da küçük sırt çantalı biri dikkatimi çekti. Buralı olmadığı belliydi. Yaklaştıkça yüzünün kırmızı, azalmış saçının  da batan güneşte dahada sarı gözükmesi Avrupalı turist olabileceğini düşündürttü. Üstündeki ütüsüz kırmızı tişört'ünün toz, kir karışımı hali belli oluyordu. Kırmızı rengin parlaklığı kalmamıştı.Kalın sarı kaşlı, saçı kesilmiş ve sarı olduğundan mı bilmem, ileriye uzamış başı dikkat çekiyordu.

    Elinde bayat olduğunu tahmin ettiğim ekmeğin, uç kısmını özenle tutmuş, üzerindeki çikolata bitecekmiş gibi iki ısırık kalmış lokmasını süzüyordu gözleriyle.Bitmesin diye yavaş yavaş yemesi de beni derinden etkiledi. gözleri de batmak üzere olan güneşe doğru özlemle bakıyordu. Bir  anda aklımdan çocukluğumdaki yoksulluk  yılları geçti. Ardından acıma hissi de cabası. Aslında kendime acımam gerekirken Avrupalı birine acıma  hissi duyabileceğim aklıma gelmezdi. Kendisini geçmek üzereyken konuşmak-konuşmamak arasında takıldım kaldım. Tam geçtim derken  25 yıl önceki İngilizce ile döndüm geriye."Merhaba, merhaba" ,"ingilizce biliyon mu ? ", "memleket nere ? " gibi sorularla  samimiyeti de kurduk. Ve sadede geldim. Dedim "ev yakın yemeğe gidelim ? "olmaz"  dedi. ısrar da para etmedi. Utandı her halde. Havada karardı kararacak "o zaman bir kahve ısmarlayayım" dedim. "Bak o olabilir" dedi. Aslında ben de o  an pişman oldum. Bu kadar ısrarımın sebebini  halen anlamış değilim. aslında  gelmese de pişman olurdum, aç bıraktım diye.

    Yok dese de Aldım ağır olan sırt çantasını omzuma. Yolda yürümeye başlayınca  muhabbet arttı. Cepten arayıp  eşime misafir getiriyorum haberin ola dedim, demesine de yabancı olduğundan haberi yoktu.

       Eve gelene kadar yeni taşındığım mahallede birçok kişi, beni tanısa da İngilizce konuşabildiği mi bilmediğinden bakışlarını üstümde hissettim. Utandım. Asansörde rahatladım. kapıyı çaldım. Ablam ve Yasemin açtı. Yüzler bir anda tebessümden şaşkınlığa geçti. Benle  göz göze geldiklerinde tekrar gülümsediler. Kendine gelir gelmez bana gizlice, hatta Lazca "niye getirdin?" dediler. Adam pasaklı yıllardır yıkanmamış  gibi. Çekindiler doğal olarak.  Balkona çıktık. Yasemin kahve yaptı. İçerken yemek hazırladılar. Bu arada Avusturalya'dan gelen bir kavanoz dolusu nescafe düştü kırık kavanoz içinde Avustralyalı kahve zayi oldu.

      El yüz yıkatıp, balkonda yemek yedik. Ama ne yedik.Israrlarıma yok diyen , uzunca bir süre yemek yemediği belliydi. Israr ettikçe yedi. Turşu dan Laz yemeklerine,Biz vazgeçtik yemekten, onu seyrettik. Aslında o yedikçe biz  mutlu oluyorduk. ayıptır söylemesi Pilav üstü kuru fasulye, iki tabak. O  yemeğin ardına iki kase de sütlaç ile bitirdik sandık.
 Yemekte muhabbet iyi gitti ama İngilizcesi Fransızca gibi gelmeye başladı. anlamakta zorlanmaya başladım. Fransızcası daha iyiymiş ama bende Fransızca yok tabi. yemekten sonra duşa yolladım. Uzun zamandır yemediği gibi ,yıkanmadığı da belliydi. Duştan sonra sakal tıraşı da olmuş. Adama benzemişti. Yine balkon muhabbeti, hayat hikayelerimiz, arada Türk kahvesi,Pasta börek hiç eksik  değil. Derken çay ve son olarak Karpuz. Bol bol yedirdik. Memleketine gidince  aç bıraktı demesin.Saat on ikiyi gösterirken bizimkiler misafire yatağını,pijamalarını hazırladılar. Ben de İnternet kullanıp  ailesiyle görüşsün diye bilgisayarı ayarladım. Özel konuşsun diye de yalnız bıraktım. İçeri geçtiğimde ablamın kuruntusu bitmişti. "Ya adam katil midir nedir bilmiyoruz" demişti, ama tanıdıkça zarar verecek birine benzemediğini düşündüler. Haksız da sayılmazlardı.İlk görünüşü korkutucu sayılırdı.

   Ertesi gün İran vizesi ile ilgili  sorununu halletmek üzere Dükkanın  yolunu tuttuk. Vize için bankadan ödemesini yaptım.Gideceği yol güzergahını çizdim Öğle saatlerine  gelirken yolcu ettim. Baktım ikindide yine dükkanda ."Aha da evlatlığım geldi" dedim içimden.





  Bir yıl sonra sonra facebook'ta yayınlamış olduğum fotoğrafı Belçika gazetelerinde görünce "Aha pijamayla dünya gazetelerine  çıktık rezil olduk"dedi ablam. Allah'tan Hopalı kimse görmedi de  yırttık....

Levent YAZICI   2014 

10 Haziran 2014 Salı

"Babacım" (Soma)

Babacım

Kapatınca Gözlerimi
Hep belirir  Gülen yüzün
Kulağımda, Çınlayan sesin
Yüreğimde, kara bir hüzün

     Kapatınca Gözlerimi
     Arkanda, parlayan  bir ışık
     Boğazımda, kömürden yumruk
     Baba diyen  Sesim hep kısık

Kapatınca  Gözlerimi
Gözüm, Sana Alışık
Kafam, hep karışık
Gönlüm, kara bulaşık

    Kapatınca Gözlerimi
    Sen,yüzün gözün karalı
    Ben, kalbi gönlü yaralı
    Çocuklar, Anneli Babalı

Kapatınca gözlerimi
Açmak gelmiyor içimden
Annem geliyor peşinden
Hep tutsan ellerimden
                                   @Yale   


Söyleyeceğim Türküler

Söyleyeceğim Türküler
Fotoğraf: @ Yale  (Komutanım)
İNDİM ÇAYIR BİÇMEYE (Artvin)

İndim çayır biçmeye 
Eğildim su içmeye 
Dediler yarim geldi de 
Kanatlandım uçmaya 

Oy nanina nina nina 
Yandurdi sevdan beni 
Öyle bir ateş düştü de

Söndürmez çaylar beni 

Kazmayı alacağım da 
Fotoğraf: @ Yale  (Sabah)                                Tarlayı Kazacağım 
Yarin peştemaline de 
Adımı yazacağım 
                                                                Oy nanina nina nina 
Yandurdi sevdan beni 
Öyle bir ateş düştü de 
Söndürmez çaylar beni





















--------------------------------------------------------------------------------------------- Şu Karşı Ki Dağda Kar Var Duman Yok (Hatay)

Şu Karşı Ki Dağda Kar Var Duman Yok 
Benim Sevdiceğim De Din Var İman Yok 
Vardım Baktım Nazlı Yarim Evde Yok

Ver Benim Sazım Efendim Ben Gider Oldum
Süremedim Lavantayı Konsola Koydum

Şu Karşı Ki Dağda Titirer Dallar
Benim Gönlüm Arzu Çeker Tomurcuk Güller 
Kader Kısmet Böyleymiş Ne Yapsın Ellerwww.oykusila.com

Ver Benim Sazım Efendim Ben Gider Oldum
Süremedim Lavantayı Konsola Koydum 







----------------------------------------------------------------------------------------

Şu karşı ki dağda lambalar yanar (Bulgar Türküsü)



Şu karşı ki dağda lambalar yanar
Lambanın şavkına da fadimem Sevgilim yazar
     Ayletme beni Söyletme beni
     Alçak yüksek tepede fadimem Bekletme beni
Şu karşı ki dağda kuzular meler
Kuzu sesi değil de fadimem Ömürler biter
     Ayletme beni Söyletme beni
     Alçak yüksek tepede fadimem Bekletme beni



------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Yeni cami avlusunda (Selanik)

Yeni cami avlusunda 
Ezan sesi var 
Ezan sesi değil be annem 
Sevdiğimin yası var 

Eller bana ağlamaz be annem 
Kara yazma bağlamaz 
Bir sevdiğim bir de güzel annem 
Buna yürek dayanmaz 

Tabutumdan al kan akar 
Cümle alem bana bakar 
Genç ölümüm yürek yakar 
Dayan sevdiğim dayan 
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Magusa Limanı Limandır  (Kıbrıs)

Magusa limanı limandır liman aman aman
Beni öldürende yoktur din iman

İskeleden çıktım yan basa basa aman aman
Magusaya vardım kan kusa kusa

Uyan Alim uyan uyanmaz oldun
Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun

Magusa limanından aldılar beni aman aman
Üç mil uzağına attılar beni

Uyan Alim uyan uyanmaz oldun
Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun
















-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

EDREMİT'İN GELİNİ
Edremit’in gelini kınalamış elini
Sarmaya doyamadım o incecik belini
Hoştur civesi elmaslı fesi
Edremit’in bağına duman düşmüş dağına
Huriler çadır kurmuş cennetin ayağına
Hoştur cilvesi elmaslı fesi


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------